Ebu Hanife’ye göre dinimizde içtihat kapısı açıktır. İçtihat dinin ana kaynaklarında açıkça bulunmayan konularda bilgin’in dinin aslî ilkelerine aykırı olmamak şartıyla hüküm vermesidir. Fıkıh kitaplarında “şer’î hükümlerden birini zannî olan derecede elde etmek için bütün gücü sarfetmeye içtihat ve bunu yapan kişiye de müçtehit denir” biçiminde tarif edilir (Bak: A. Hallâf, İslam Hukuk Felsefesi, Çev: H. Atay, Ankara 1973, 63). İçtihatlar yeni ortaya çıkan problemleri çözmek için dinî kaynaklar da göz önünde bulundurularak akıl yürütme ile hüküm vermektir. Ebu Hanife içtihatlarında Kur’an’ı, bazı şartlarla hadis-i şerifleri aslî kaynak olarak kullanmıştır. Hz. Peygamber’in vefatından sonra Müslüman müçtehitlerinin bir olay hakkında birleşmeleri diye tarif edilebilen icma da dinî bir kaynaktır. Kıyas bir çeşit akıl yürütmedir. Bu aslî delillerin dışında Ebu Hanife, bir problemin çözümünde insanlara daha uygun, daha güzel olanı almaya ad olan istihsan’ı, hakkında ayet, hadis, icma, kıyas bulunmayan bir konuda kamu yararına (maslahat’a) uygun olanı tercihe ad olan maslahat-ı mürsele’yi içtihatlarında kullanmıştır.
Ebu Hanife’nin içtihatlarında kullandığı örf ve âdet delili İslâm Dininin her değişik topluma hitabetmesini, her toplumca benimsenmesini sağlamıştır. Örf, insanların anlaştığı ve bu toplumsal anlaşmaya göre davrandıkları söz veya iştir. Başka ifadeyle halk tarafından eskidenberi yapılagelen davranışlara örf ve âdetler denilir. Bu delil Peygamberimizden nakledilen “Müslümanların iyi gördükleri şey Allah indinde de iyidir” hadisine dayandırılır. Ebu Hanife’nin bu örf ve âdetin dinî hükümlerde delil sayılması anlayışı Osmanlı Devletince 1868 yılından sonra hazırlattığı Mecelle-i Ahkâm-ı Adliye adlı kanun kitabında yer almıştır (Meselâ, “Nâs’ın (insanların) isti’mali (kullanımı) bir hüccettir (delildir) ki onunla amel vacib olur. Mecelle/37; Örfen ma’ruf olan (bilinen) şey şart kılınmış gibidir. Mecelle/43, 44; Örf ile tayin nass (Kur’an ve sünnet) ile tayin gibidir. Mecelle/45.) Örf ve âdetin zamanla değişmesiyle de verilen hükümlerin değişebileceği ilkesi gereği dinin sosyal değişimlere uyarlanması sağlanmıştır. Ebu Hanife’nin kullandığı bu metotlar sayesinde İslâm Dini Arap olmayan toplumlarda da benimsenmiştir. Ayrıca İslâm Dini Arap olmayan toplumların kültürlerini değiştirmemiş, Arap kültür emperyalizminin tahakkümünden korumuştur. Hanefi Mezhebi gene bu sebeple daha çok halkı Arap olmayan ülkelerde yayılmıştır.
Ebu Hanife çağdaşı mezhep bilginlerine göre daha çok kolaylık taraftarıdır. Meselâ İmam Şafiî ve diğer imamlar bir müşterinin görmeden bir malı satın almasını caiz (uygun) görmezler. Ebu Hanife ise bu satın almayı caiz görür. Gene çağdaşlarının aksine Ebu Hanife miktarı belli olmayan borç için kefaleti caiz görür. Bir kimse hakimin hükmedeceği miktardaki parayı ödemeye kefilim diyerek kefil olabilir.
Ebu Hanife çağdaşı bilginlere göre fakir ve zayıfların korunmasına yönelik içtihatlarda bulunmuştur. Meselâ İmam Şafiî altın ve gümüş cinsinden ziynet eşyasına zekât düşmez demiştir. Oysa ki Ebu Hanife bunlara zekât düştüğü içtihadında bulunarak fakirlere ve zayıflara imkân tanımıştır. Bir kimsenin elinin kesilmesini gerektiren ancak ceza uygulanmadan mal sahibi hırsıza bağışta bulunursa İmam Şafiî’ye göre ceza düşmez. Kararın uygulanması gerekir. Oysa ki Ebu Hanife’ye göre ceza düşer. Ayrıca Ebu Hanife el kesme cezasının aynı kişiye iki defa uygulama yapıldıktan sonrasına izin vermez. O kişi hapsedilerek yeniden suç işlemesine müsaade edilmez. Ebu Hanife içtihatlarında kişinin bir şeyi istediği gibi kullanma (tasarruf) yetkisini uygun görür. İmam Şafiî’nin bir kızın velisinin izni olmadan nikâhının geçerli olmayacağı görüşüne karşılık Ebu Hanife, ergenlik yaşında ve aklı üstünde olan bir kızın velisinin eşini seçebileceğini ve nikâh akdi yapabileceğini söylemiştir. Bu görüş aynı zamanda Ebu Hanife’nin kişi hürriyetinin gözetilmesine verdiği değere de bir örnektir. İmam Şafiî ve bazıları malını çar-çur eden, israf eden bir kişinin hacir altına (yani malını, mülkünü kullanma hakkının elinden) alınması gerektiğini ileri sürer. Oysaki Ebu Hanife’ye göre insan tasarruflarında hürdür. Bir insan ancak cinnet, küçüklük ve kölelik halinde hacir altına alınabilir. Bu sebeple sefih’in ehliyeti tamdır ve onun hacir altına alınması o kişinin insanlığının yok edilmesini sonuçlandırır.
Ebu Hanife devlet başkanının, devlet hâkimiyetinin otoritesini ön plânda tutar. İslâm Dinine göre hiçbir kimsenin diğerine üstünlüğü yoktur. Ancak devlet yöneticilerinin bazı hakları vardır ki onu gözetmek lazımdır. Bir kimse sahipsiz bir araziyi ihya ederse o kişinin malı olur diyenlere karşı Ebu Hanife, devlet başkanının iznini şart koşmuştur (bu konuda örnekler için bak: Esat Kılıçer, İslâm Fıkhında Re’y Taraftarları, Ankara 1994, 98–108).
Ebu Hanife Türk örf ve âdetlerinin yaşamasına imkân tanıyan, Türk toplumunun değer yargılarıyla büyük ölçüde örtüşen metot ve düşünceleriyle İslâmı milletimize sevdirmiş olan büyük bir bilgindir. Bugün toplumumuzdaki bir kısım dinî kargaşaların ve ayrılıkların yok edilmesi Ebu Hanife ve Matüridî’nin iyi anlaşılması görüş ve metotlarının halkımız tarafından özümsenmesiyle mümkündür.
Yazımı Mısırlı bilginlerden Ali Sami en-Neşşar (1917–1980)’ın İslâmda Felsefi Düşüncenin Doğuşu adlı (Çev: Osman Tunç, İstanbul 1999, 343) kıtabından birkaç cümleyle sonlandırmak istiyorum:
“… Ebu Hanife’nin usûl hususunda koymuş olduğu kıyas esasları son derece önemlidir. O, İslâmın ruhundan kaynaklanan İslâm medeniyetinin en büyük yorumcularından biridir. Usûl hakkında koyduğu prensiplerle, kendisinden sonra gelen usûlcülerin işini kolaylaştırmıştır. Kelamda ise en büyük etkisini İmam Mansur el-Matüridî (öl. 944) üzerinde göstermiş olan Ebu Hanife, ünlü Tahavî Akidesi sahibi Cafer et-Tahavî üzerinde de etkili olmuştur.